1 Haziran 2017 Perşembe

Alsace Gezisi

2 hafta önce okulla birlikte Fransa'nın Alsace bölgesine gittik. Asıl amacı bir okul projesi olmasına rağmen son derece eğlenceli geçti. Ve şimdi size gün gün nereleri gezdiğimizi neler yediğimizi anlatacağım. Çok fazla fotoğraf çekmedim fakat mümkün olduğunca koymaya çalışacağım. 1. gün sabah erkenden kalkıp okuldan servisle Atatürk Havaalanı'na gittik. Uçak yolculuğu 2 saat 10 dakika sürdü. Daha sonra okulun ayarladığı bir otobüsle Strasbourg'a doğru yola çıktık. Yol kenarındaki tarlalara, zeytin ağaçlarına ve hepsi birbirine benzeyen küçük kasabalara baka baka bir buçuk saatlik bir yolculuktan sonra otobüsten indik ve Petit France'a doğru yürümeye başladık. Bu arada çok güzel evler, sokaklardan geçtik. Ben birkaç sene önce de yine Strasbourg'a gitmiştim ve ikinci kez çok sevdim gerçekten büyüleyici bir şehir. Şehrin ortasından Ill nehri geçiyor ve biz de bu kanal üzerinde tur yapan her yeri camla kaplı gemilere bindik ve sesli rehberi dinleyerek muhteşem bir manzara seyrettik. Daha sonra Avrupa Parlamentosu'na geçtik. İlginç ve modern bir mimarisi, vardı parlamentonun. İlk girdiğinizde bina bir daire şeklinde bütün etrafınızı kaplıyordu. Burada biraz fotoğraf çekindik ve rehberimiz gelince bizi bir konferans odasına götürdü, birkaç video izletti. Açıkçası Avrupa ülkelerinin demokratlarının toplantılar yaptığı salonda oturmamız ilginçti, güzeldi fakat günün yorgunluğuyla Fransızca konuşan Alman rehberimizin verdiği bilgileri çok fazla takip edemedim ama hiçbir şey öğrenmedim de değil:). Parlamentodan çıkınca hepimizi sevindiren haber otele gidecek olmamızdı. Otobüse binip şehir merkezinden uzak bir otele gittik: Otel B&B. Aslında tam bir otel denemez odalar 4 kişilikti, biz 3 kişi kaldık. Odalar küçüktü ama beni çok da rahatsız etmedi. Otel otoyolun yanındaydı ve yakınında bir alışveriş merkezi(hep gece geç geldiğimizden hiç açık göremedik.), Quick(Fransa'nın McDonalds'ı) ve orda kaldığımız 2 gece boyunca akşam yemeklerini yediğimiz restoren Hippopotamus. İlk gece yemekte et ve patetes kızartması vardı. Et tuhaf bir şekilde pişirilmişti, hamburger köftesi boyutundaydı. Bol sohbetli, eğlenceli yemekten sonra Quıck'e geçtik ve içecek bir şeyler aldık. Ayrıca ertesi gün Tibet'in doğum günüydü ve gece yarısında ona sürpriz yapmak için de bir şeyler aldık. Odalarımıza döndük ve gece 12'ye kadar bekledik. Sonra Tibet'in doğum günü kısa bir şekilde kutlandı ve herkes odasına geri döndü. 2. gün herkes heyecanlıydı ve en eğlenceli gün bu oldu galiba. Europapark'a gittik. Europapark için Almanya'ya geçtik bu yüzden giderseniz pasaportları unutmayın! İlk olarak park yerinde herkesin gözüne çarpan Silver Star adında rollercoastera bindi herkes. Ben rollercoasterlardan pek hoşlanmam o yüzden sadece bir tane ıslanılan rollercoastera bindim, baya korkunçtu açıkçası:). Europapark bir tema parkı. Birçok farklı binilecek şey var, yemek ve atıştırmalık büfeler de var. Bu tema parkı farklı ülke adları verilerek bölümlere ayrılmış. Zaten her bölgedeki yerler de o ülkeyle ilgili. Çok fazla önerim olmayacak pek denemediğim için fakat arkadaşlarımın söylediği kadar beğenmedikleri bir şey olmadı. Daha sonra oradaki bir İtalyan restoranında öğle yemeğimizi yedik. Öğleden sonra otobüsle Strasbourg'a geçtik. Parc de l'etoile adlı parkta ayrıldık ve hemen yakındaki alışveriş merkezi Rivetoile'e girdik. Hollister, Kiko gibi Türkiye'de bulunmayan ünlü mağazalar ve Fransız markaları satan mağazalarda dolaştık. Ardından yaklaşık 15 dakikalık yürüyüşle katedralin bulunduğu meydana vardık. Katedralin çevresinde birbirinden güzel pastane ve kafeler var oralarda yemek yedik ve mağazalara girdik. Birkaç saatlik serbest zamanımızdan sonra yine parkta buluşup otobüslere bindik ve otele doğru yola çıktık. Akşam yemeği yine Hippo'daydı. 1. günden daha iyiydi yemek. Tavuk ve kumpir vardı yemekte. 3. gün de çok güzel geçti. Hava daha soğuktu ve yağmur yağıyordu. İlk durağımız Haut Koenisbourg adlı şatoydu. Muhteşem bir mimarisi vardı. Sis olmasaydı aşağıya baktığımızda Ren Vadisini görebilecektik. Şatoda, eski Fransız ve Alman krallıkları yaşamış ve hepsi adlarını tavan ve duvarlara yazmış, bayraklarını çizmiş. Şato gezisini bitirdikten sonra Maymun Dağı'na gittik. Bu dağda yaklaşık 240 tane maymun bulunuyor. Bunların hepsi serbestçe dolaşabiliyor, doğal ortamlarındalar aynı zamanda da evciller. Girişte size bir avuç bayat patlamış mısır veriyorlar. Patlamış mısır olan elinizi göğsünüze yakın tutmanız gerekiyor maymun beslemek istiyorsanız. Diğer elinizle sadece bir tane patlamış mısırı alıp maymuna uzatıyorsunuz o da elini uzatıp alıyor ve ağzına atıyor. Oldukça ilginç bir deneyim. Saat 11.30'da beslenme saatleri var. Orada çalışanlar kovalarla geliyor. Hem size bilgiler veriyor hem de maymunları besliyor. Saat 1 gibi Maymunlar Dağı'ndan çıkıp Colmar'a doğru yola çıktık. Colmar'ı hepiniz o fotoğraflardaki çiçekli balkonlardan, şirin evlerden tanıyorsunuzdur. Gerçekten de öyle evler var. Fakat ben şahsen Colmar'ı çok beğenmedim. Nerdeyse sokaklarda kimse yoktu, sessizdi ve sıkıcıydı. Yemeği şehir meydanına yakın bir yerde yedik. Soğanlı kiş, mantar soslu tavuk ve dondurma vardı yemekte. Daha sonra Colmar'ın meşhur Oyuncak Müzesi'ne gittik. Giriş katında mini atlıkarınca ve herkesin oynayabileceği kutu oyuncakları vardı. Bu iki katlı binanın üst katında ise en eski barbieler, ilk oyuncak bebekler vardı. 2. katın diğer odasında ünlü animasyonlarda veya filmlerde bulunan karakterlerin oyuncakları vardı. Oradan çıkınca Colmar'da serbest zamanımız vardı. Güzel sokaklarda dolaştık, kafelere oturup tatlılar yedik, kahve içtik ve mağazaları gezdik. Birkaç saat sonra Mulhouse'a gitmek için otobüse bindik. Mulhouse'daki B&B otelin diğer şubesine geldik. Valizleri yerleştirip yemek için hemen aynı caddede köşedeki ünlü Bristol'a gittik. İlk olarak yine bir Alsace spesyali olan kiş(bu sefer peynirliydi), balık ve tatlı olarak dondurma yedik. Ve o gün de öyle bitti. 4. gün Mulhouse'daki otomobil müzesini gezmeye gittik. En eski arabalardan en son çıkanına aklınıza gelebilecek her türlü model araba vardı. Arabalara meraklıysanız burayı ziyaret etmenizi şiddetle öneririm. Öğle yemeğini müzenin kafeteryasında yedik. Günler sonra makarna yiyecek olmanın heyecanı vardı herkeste. Yemeği bitirdikten sonra yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle şehir meydanına gelip tramvaya bindik. 3 durak sonra buz pateni yapmak için bir sürü spor salonu ve saha olan bir yere geldik. Çok eğlendik. Çoğu kişi puz pateni yapmayı bilmiyordu. Bilenler diğerlerine öğretiyor, herkes düşüp kalkıyordu. Birçok yerimizi buza çarptık bir yerlerimiz morardı ama gezinin en keyifli 3 saatini geçirdik. Daha sonra yine tramvayla şehir merkezine döndük. Dolaştık, biraz alışveriş yaptık, yedik ve bir şeyler içtik. Kilisenin olduğu meydana gittik ve dönme dolaba bindik, eğlendik. Güzel sanatlar müzesine de gidecektik fakat tadilat varmış ama normalde hafta içi hep açık.
5. gün son günümüzdü. Sabah valileri hazırlayıp otobüslere bindik. Normalde plan, Basel'e gidip şehirde gezinti yapmaktı fakat uçağa yetişememe olasılığından dolayı yol üstünde, şarap bağlarının ortasında küçük bir köye, Riquewihr'e geldik. Köy bir yokuşa kurulmuş gibiydi. Hava soğuk ve yağmurlu olmasına rağmen sis yoktu, manzara şarap bağlarından ibaretti, muhteşemdi. Biraz gezdik, şarap ve peynir aldık eve götürmek için. Küçük tatlı satan yerlerden macaron ve kurabiyeler yedik. Çok uzun zaman kalamadık ama çok güzel bir Fransız köyüydü. Bir de söylemeyi unuttum, köyün yukarılarında bir Noel mağazası varmış ve arkadaşlarımın anlattığına göre çok güzel ve orijinal şeyler varmış, sonra Basel havaalanına doğru yola koyulduk. Arada öğle yemeğimizi otoyolda durup yedik. Quick ve Carrefour vardı bazıları orada, bazıları diğerinde yedi. Ve sonunda havaalanına vardık. İstanbul' saat 10 gibi geldik ve bu güzel gezimiz de orada bitti.

Forever

Bugün size maalesef bitmiş ama benim 2 sene önce izlediğim en sevdiğim diziyi tanıtacağım. Adı Forever yanı Türkçesi 'Sonsuz'. Bu bir Amerikan dizisinin 1 sezonu ve 22 bölümü var. Bölümleri çoğu yabancı dizi gibi 40-45 dakika arası. Artık televizyonda yayınlanmamasına rağmen İnternet'ten dizi sitelerinden izleyebilirsiniz. Ana karakterler Henry Morgan, Dedektif Jo Martinez ve Abe. İlk bölüm Henry Morgan'ın metroya binmesinin ardından metronun raydan çıkması ve içindeki herkesin -Henry hariç- ölmesiyle başlıyor. Henry, buradan da anlayabildiğiniz gibi ölümsüz. 200 yaşındaki Henry Morgan, çocuğu ve sırrını tek bilen kişi Abe ile sürekli ülke veya şehir değiştiriyorlar ve bir yandan da bu ölümsüzlükten nasıl kurtulabileceğini çözmeye çalışıyor. Bu yüzden de en çok ölü inceleyebileceği mesleği yapıyor, o bir adli tıp uzmanı. Ölüleri incelerken aynı anda kendi de birçok kez ölüp diriliyor ve hangi ölümün daha fazla acı verdiğini keşfediyor, araştırıyor. Her bölünde Dedektif Martinez ve Henry yeni cinayetler çözüyor ve gittikçe bu sırrı çözmeye daha da yaklaşıyor. Aynı zamanda Dedektif Martinez ile yakınlaşıyor ve Dedektif de onun sırrını çözmeye başlıyor. Her bölümde flashbackler oluyor ve Henry'nin önceki hayatı ve buralara nasıl geldiğini öğreniyorsunuz. Anlayabileceğiniz üzere bu dizi hem polisiye hem bilim kurgu biraz da romantik.

Küçükkuyu ve Yeşilyurt Köyü

Bugün size doğa tatili seviyorsanız veya sadece dinlenmekten başka bir şey yapmak istemiyorsanız çok ideal bir yer tanıtacağım. Buraya bu ara tatilde 2. gidişim oldu bir önceki gidişim TEOG'dan sonra stres atmak için kasım ayındaydı. Bu sefer ise nisanda gittik. Küçükkuyu, Edremit Körfezinde bulunan küçük bir balıkçı köyü.. Hemen yanında Assos var buraya da genellikle yazın denize girmek için gidiliyor. Hava haziran ayına kadar çok serin ve yağıslı oluyor. Küçükkuyu'nun arkasında Kaz Dağları diğer adı ise İda(mitolojik adı) Dağları olan dağlar var. Bu bölgenin en önemli özelliği mitolojik önemi. Assos harabeleri ve Zeus Altarı(bir sonraki yazımda anlatacağım.) adında turistik yerler var. Küçükkuyu ne kadar deniz kenarında olsa da ben, buraya gittiğinizde orada kalmanızı tercih etmem. Kazdağları'nda hem turistik hem doğal çok güzel köyler var. Şimdi köy deyince içinde 3-5 tane dökülen evin olduğu her yerde tavukların dolaştığı köyleri düşünmüs olabilirsiniz ama benim kaldığım Yeşilyurt köyü hiç öyle değil. Manici Kasrı adlı bir otelde kaldık. Büyük bir otel ve 2 kişilik odaları küçük şato gibi bir yapının içinde. 4 kişilik veya daha fazla kişilik aileler için villa dedikleri yapılar var. Hepsinin muhteşem bir mimarisi var ve tabii ki bir şöminesi. Yeşiyurt köyünde bölgenin serinliğinden dolayı herkesin evinde ortak olarak bulabileceğiniz tek şey şömine. Manici Kasrı'nda kahvaltılar camekan ve kapalı bir yerde açıkbüfe oluyor. Akşam yemeği ise loş ışıklı kapalı alanda servis ediliyor. Biz bir önceki gittiğimizde de yemekler çok lezzetliydi. Bu sefer gittiğimizde daha ilginç tabaklar geldi önümüze(mangolu mus gibi) bunu sorduğumuzda mutfağa MSA(Mutfak Sanat Akademisi)'nin mezun olan öğrencilerinin geldiğini söylediler. Yemeklere ilginç dediğime bakmayın gayet lezzetliydiler. Şimdi otelin en sevdiğim kısımlarına gelelim. Ortak şömineli alan dedikleri bir oda var burdaki şöminenin ateşi hiç sönmüyor Kazdağları manzarasıyla isteyen kitabını okuyor isteyen sadece ısınıyor bazıları da film izliyor. İkinci en sevdiğim odası da oyun odası: okey, bilardo, scrabble, tabu... ne isterseniz var. Köyden genel olarak bahsedeyim. Yaklaşık 150 haneli bir köy ve bir yokuş üzerine kurulmuş 6-7 tane pansiyon ve oteli var. Köyün meydanındaki 2 kahvede gözleme yiyip çay veya kahve içebiliyorsunuz. Köyün orman içinden bir patikayla araba yoluna geçerken yol kenarındaki çay bahçesini tavsiye ederim adaçayı çok lezzetli. Çay bahçesinin karşısındada küçük yerlilerin kurduğu bir pazar var orda adaçayı, peynir, zeytin alabilirsiniz. Yeşilyurt'a İstanbul'dan yaklaşık 5 saatte gidiliyor. Uçakla da gidebilirsiniz(havaalanı nerde bilmiyorum) ama ben arabayla gitmenizi öneririm çünkü oraya gittiğinizde sadece köyde kalmıyorsunuz aynı zamanda başka köylere ya da Küçükkuyu'ya inebiliyorsunuz. Küçükkuyu'da her perşembe merkezde bir pazar kuruluyor. Pazarda kuruyemişten peynire peynirden ota kadar her şey var. Bu bölgenin otları çok meşhur. Sarmaşık dedikleri, kuşkonmazın küçük ve incesine benzeyen ve adı şevketi bostan olan otlar en çok satılanlar; denemenizi tavsiye ederim. Pazardaki satıcılar zaten bunları nasıl pişirip yiyeceğinize dair bilgi veriyor. Küçükkuyu'ya ikinci gitme sebebimiz:balık. Çok güzel balık lokantaları var sahil şeridinde. Bunlardan en çok bilineni:Yengeç. Balıkları, mezeleri kısaca her şeyi çok lezzetli. Bugün bu kadar. Bir sonraki yazımda yine bu bölgedeki bir köyden ve Zeus Altarı'ndan bahsedeceğim.

Adatepe Köyü Zeytinli Köyü ve Zeus Altarı

Merhaba. Bugün yazacaklarım bir önceki yazımın devamı gibi olacak ama daha turistik yerlerden bahsedeceğim. İlk olarak Zeus Altarı'ndan başlamak istiyorum. Burası mitolojik bir efsane diyebiliriz. Zeus Altarı Adatepe köyünün denize bakan tarafında bulunuyor. Buraya ulaşmak için kısa bir doğa yürüyüşü yapmanız gerekiyor.Patikanın kenarındaki çiçekler ve zeytin ağaçları bir yandan da o müthiş manzarayla çok keyifli bir yolculuk oluyor. Vardığınızda taştan, merdivenle çıkılan bir yapı göreceksiniz. Burası efsaneye göre çok ama çok eskiden Zeus'a adak sunulan yermiş. Bir diğer adı da Zeus Sunağı da sunmaktan geliyor. Bu taştan yerin üstüne çıktığınızda bütün Edremit Körfezi'ni görebiliyorsunuz. Yani burası fotoğraf çekinmek ya da sessizce manzarayı izlemek için ideal bir yer. Özellikle hafta sonları günübirlik turlarla onlarca insan ağırlıyor bu altar. Şimdi biraz da Zeus Altarı'nın bulunduğu köyden bahsedeyim. Burası çok da büyük diyemeyeceğimiz yaklaşık 60 haneli bir köy olmasına rağmen aralarından en çok turist geleni. Bu köyde yerli insan İstanbul'dan yerleşen insan sayısına göre daha az sayıda ve bu yüzden daha modern bir köy. Kazdağları'nın köylerinin en çok ayırt edilen yanı evlerin dış yüzeylerinin taş renklerinin farklı olması. mesela Yeşilyurt köyünün evleri sarı taşlı; Adatepe Köyü'nünkiler ise gri tonlarında. Arabayla gelirseniz köyün meydanında geniş bir park yeri var. Tur otobüsleri de burada bulunuyor. Köye hep bir girip çıkan var yani çok hareketli. Köyü gezmek en fazla yarım saatinizi alıyor. Bütün Edremit'te zeytin ağaçları olduğunu biliyorsunuzdur. Çoğu yerde zeytinyağı var ama bu köyün bir özelliği de zeytin sütü üretmesi. Zeytin sütü aslında görünüş olarak çok farklı değil ama tadı daha acı ve daha baskın bir zeytin tadı var. Zeytin sütü, taştan aletlerle ezilerek yapılıyor ve bu taş aletlerden bu köyde 2 tane, Zeytinli Köyü'nde de 1 tane olmak üzere toplam 3 tane bulunuyor. Zeytinli Köyü adından da anlaşılabileceği gibi zeytin ve zeytin ürünleriyle dolu. Burası Adatepe köyünden yaklaşık 40 dakika uzaklıkta. Doğal zeytinyağı veya zeytin arayışındaysanız dönüş yolunda bu köye de bir uğrayın derim. Bu seferlik bu kadar yazacağım umarım beğenmişsinizdir.

6 Nisan 2017 Perşembe

Güzel ve Çirkin

Bugün bahsedeceğim film, çoğumuzun mutlaka küçükken çizgi filmini izlediği ya da hikayesini bildiği Beauty and the Beast yani Güzel ve Çirkin. Bu filmin yeniden ve çizgi film olmadan çekileceğini duyunca bir an önce izlemek istedim. Filmde Emma Watson, Bell'i; Dan Stevens ise asıl adı Kyle Kingson olan canavarı oynuyor. Bence Güzel ve Çirkin, Disney'in en güzel, konusunu en çok sevdiğim hikayelerinden biri. Film bir Fransız kasabasında geçiyor. Bell'in babası bir gün kasabanın dışındaki pazara giderken canavarın hapsolduğu şatosuna yaklaşınca donmaya başlıyor ve ısınmak için şatoya giriyor. Canavar onu, evine gizlice girmesinden dolayı zindana kilitliyor. Babasının varlığından endişelenen Bell, babasının atı şatodan kaçarak ona gelince babasını aramaya gidiyor. Zindana kapatılmış babasını görünce canavarla yüzleşmek istiyor. Canavar, babasını kurtarmak istiyorsa onu zindana kapatacağını söylüyor ve cesur Bell bu anlaşmayı kabul ediyor. Fakat bu şato sıradan bir şato değil çaydanlıklar, mumlar, dolaplar hepsi konuşabiliyor. Canavar ve şatonun hikayesi şöyle: Canavar, eskiden çok kibirli ve cimri bir kralmış. Her gece şatosunda partiler verir ama fakir halktan kimseyi çağırmaz, onları hor görürmüş. Bir gece kral davetlilerle dans ederken kapıdan yaşlı ve soğuktan donmuş bir kadın gelmiş. Kadın krala bir gül karşılığında geceyi şatoda geçirip geçiremeyeceğini sormuş. Kral ihtiyara gülmüş, dalga geçmiş onunla. İhtiyar kadın bir kez daha isteğini dile getirince kral sinirlenip şatodan kovmuş. Sonra bu yaşlı kadın genç ve güzel bir cadıya dönüşmüş ve bütün şatoya bir büyü yapmış. Canavara cam fanusun içinde bir gül vermiş ve gülün son yaprağı dökülene kadar gerçek aşkı bulamazsa sonsuza kadar canavar kalacağını söylemiş. Belle'e dönersek, o da şatodaki mum ve çaydanlıklar tarafından canavarla yemek yemesi için hazırlanıyor ve yemek salonona geçiyor. Fakat canavarla birbirlerine olan nefretleri iyice artıyor ve yemek yemiyorlar. Belle'in bu nefreti çok da uzun sürmüyor. Şatonun etrafındaki kurtların ona sardırmasından canavar onu kurtarınca ona duyduğu minnet onları iyice yakınlaştırıyor. Birbirlerine bunu itiraf edemeseler de aşık oluyorlar. Belle'le her şeyini paylaşmaya başlıyor canavar. Birlikte yürüyüşlere çıkıyorlar, kitap okuyorlar. Bu sırada Belle'in kaçırıldığını sanan halk şatoda canavar olduğunu öğreniyor ve canavara saldırmaya gidiyor. Canavar yaralanıyor ve tam ölmek üzereyken Belle'in öpücüğüyle mucizevi bir şekilde gülün son yaprağı düşüyor ve yakışıklı prense dönüşüyor canavar. Hikayenin verdiği asıl mesaj inanların değişebileceği ve dış görünüşten insanları yargılamamak gerektiği. Benim bunu bu kadar sevme sebebim de bu aslında. Dış görünüşün insanı yanıltabileceğini o kadar güzel anlatıyor ki artık insanları yargılamadan önce, onlara çirkin demeden önce onu tanımanız gerektiğini size öğretiyor.

Kabuktaki Hayalet

Merhaba. Bugun yazacağım yazı yine bir filmle alakalı. Haftasonu, arkadaşlarımla Kabuktaki Hayalet adlı bir filme gittik sinemada. Başrol oyuncusunun adını herkes en az bir kere duymuştur diye düşünüyorum: Scarlett Johansson. Adındaki hayalet kelimesi size korku filmiymiş gibi gelebilir fakat bu bir bilim kurgu ve aksiyon filmiydi. Gelecekte, insanlarla aralarında çok bir fark kalmamış robotların olduğu bir çağda geçiyor. Film, korkunç bir kazadan kurtulmuş, sadece beyni kurtarılabilmiş bir kadının yapılan bir vücuda beyninin yerleştirilmesiyle başlıyor. Binbaşı, Hanka Robotics adı verilen büyük bir şirketin düşmanlarıyla savaşmak için üretiliyor. Binbaşı, dövüşme, öldürme konularında çok iyi olsa da içinde, tam olarak insan olmamanın verdiği dışlanmışlık duygusuyla savaşıyor. Geçmişinden hiçbir şey hatırlamayan Binbaşı, terörizm insanların zihinlerine girip onları kontrol etmeye başlayınca yeni düşmanlar ediniyor. Bir gün yine bir düşmanla yüzleşmeye hazırlanırken onun da kendisi gibi olduğunu öğreniyor. Batou ona hayatının kurtarılmadığını, onu üretenlerin yalan söylediğini, tam tersine hayatının çalındığını söylüyor. Binbaşı ise bu durumdan sonra asıl düşmanlarının onu yaratanlar olduğunu fark ediyor ve mücadele başlıyor. Bence, filmin konusu çok da orijinal değildi. Oyunculuk açısından başarılıydı fakat -belki de benim bu kadar aksiyonlu filmlerden hoşlanmamamdandır- genelinde filmi çok beğenmedim. İkinci yarısı birincisine göre daha sürükleyiciydi. Aksiyon ve bilim kurguyu birlikte sevenlerin filme bayılacağını düşünüyorum ama izlediğim güzel filmler kategorisine de girmez.

Passengers

Bugün, birkaç gün izlediğim bir filmi anlatacağım. Adı, Passengers yani Uzay Yolcuları ve bir bilim kurgu-macera filmi. Baş rollerde Jennifer Lawrence ve Chris Pratt'in oynuyor zaten çok kalabalık bir kadrosu yok. Film, Avalon adındaki bir uzay gemisinde geçiyor. Binlerce kişi taşıyan uzay gemisi Homestead Kolonisi adı verilen bir gezegene 120 yıllık bir yolculuk yaparken yolcuları yolda uyuttukları hibernasyon odalarında bir sorun çıkması üzerine daha sadece 30 yıl uyumuş Jim uyanır. Gemide ondan ve bir barmen robottan başka kimse yoktur. Jim bir tek robotla konuşarak yapayalnız tam 1 yıl 3 hafta geçirir. Psikolojik olarak berbat bir durumda olan Jim bir gün hibernasyon kapsülleri arasında gezinirken uyuyan Aurora adındaki kızı beğenir ve onun videolarını izlemeye başlar. Günler geçtikçe kızla hiç konuşmasa bile ona aşık olur. Yalnızlık hissi artarken yolcuları uyandırmanın bir yolunu bulur ve Aurora'yı uyandırmak ve uyandırmamak arasında gidip gelmeye başlar. Bu, onun hayatında verebileceği en zor karardır çünkü kendi yararına kızın hayatını elinden almış olacaktır bir nevi cinayet işleyecektir. Yazmaya kaptırdım fakat devam edersem merak edenlerin bile artık bütün filmi bildiklerinden izlemeye ihtiyaçları olmayacağının farkındayım. Bence çok güzel ve heyecanlı bir filmdi. Hem büyük bir aşka hem de büyük bir nefrete tanık olmak isterseniz bunu izlemenizi tavsiye ederim.