1 Haziran 2017 Perşembe

Alsace Gezisi

2 hafta önce okulla birlikte Fransa'nın Alsace bölgesine gittik. Asıl amacı bir okul projesi olmasına rağmen son derece eğlenceli geçti. Ve şimdi size gün gün nereleri gezdiğimizi neler yediğimizi anlatacağım. Çok fazla fotoğraf çekmedim fakat mümkün olduğunca koymaya çalışacağım. 1. gün sabah erkenden kalkıp okuldan servisle Atatürk Havaalanı'na gittik. Uçak yolculuğu 2 saat 10 dakika sürdü. Daha sonra okulun ayarladığı bir otobüsle Strasbourg'a doğru yola çıktık. Yol kenarındaki tarlalara, zeytin ağaçlarına ve hepsi birbirine benzeyen küçük kasabalara baka baka bir buçuk saatlik bir yolculuktan sonra otobüsten indik ve Petit France'a doğru yürümeye başladık. Bu arada çok güzel evler, sokaklardan geçtik. Ben birkaç sene önce de yine Strasbourg'a gitmiştim ve ikinci kez çok sevdim gerçekten büyüleyici bir şehir. Şehrin ortasından Ill nehri geçiyor ve biz de bu kanal üzerinde tur yapan her yeri camla kaplı gemilere bindik ve sesli rehberi dinleyerek muhteşem bir manzara seyrettik. Daha sonra Avrupa Parlamentosu'na geçtik. İlginç ve modern bir mimarisi, vardı parlamentonun. İlk girdiğinizde bina bir daire şeklinde bütün etrafınızı kaplıyordu. Burada biraz fotoğraf çekindik ve rehberimiz gelince bizi bir konferans odasına götürdü, birkaç video izletti. Açıkçası Avrupa ülkelerinin demokratlarının toplantılar yaptığı salonda oturmamız ilginçti, güzeldi fakat günün yorgunluğuyla Fransızca konuşan Alman rehberimizin verdiği bilgileri çok fazla takip edemedim ama hiçbir şey öğrenmedim de değil:). Parlamentodan çıkınca hepimizi sevindiren haber otele gidecek olmamızdı. Otobüse binip şehir merkezinden uzak bir otele gittik: Otel B&B. Aslında tam bir otel denemez odalar 4 kişilikti, biz 3 kişi kaldık. Odalar küçüktü ama beni çok da rahatsız etmedi. Otel otoyolun yanındaydı ve yakınında bir alışveriş merkezi(hep gece geç geldiğimizden hiç açık göremedik.), Quick(Fransa'nın McDonalds'ı) ve orda kaldığımız 2 gece boyunca akşam yemeklerini yediğimiz restoren Hippopotamus. İlk gece yemekte et ve patetes kızartması vardı. Et tuhaf bir şekilde pişirilmişti, hamburger köftesi boyutundaydı. Bol sohbetli, eğlenceli yemekten sonra Quıck'e geçtik ve içecek bir şeyler aldık. Ayrıca ertesi gün Tibet'in doğum günüydü ve gece yarısında ona sürpriz yapmak için de bir şeyler aldık. Odalarımıza döndük ve gece 12'ye kadar bekledik. Sonra Tibet'in doğum günü kısa bir şekilde kutlandı ve herkes odasına geri döndü. 2. gün herkes heyecanlıydı ve en eğlenceli gün bu oldu galiba. Europapark'a gittik. Europapark için Almanya'ya geçtik bu yüzden giderseniz pasaportları unutmayın! İlk olarak park yerinde herkesin gözüne çarpan Silver Star adında rollercoastera bindi herkes. Ben rollercoasterlardan pek hoşlanmam o yüzden sadece bir tane ıslanılan rollercoastera bindim, baya korkunçtu açıkçası:). Europapark bir tema parkı. Birçok farklı binilecek şey var, yemek ve atıştırmalık büfeler de var. Bu tema parkı farklı ülke adları verilerek bölümlere ayrılmış. Zaten her bölgedeki yerler de o ülkeyle ilgili. Çok fazla önerim olmayacak pek denemediğim için fakat arkadaşlarımın söylediği kadar beğenmedikleri bir şey olmadı. Daha sonra oradaki bir İtalyan restoranında öğle yemeğimizi yedik. Öğleden sonra otobüsle Strasbourg'a geçtik. Parc de l'etoile adlı parkta ayrıldık ve hemen yakındaki alışveriş merkezi Rivetoile'e girdik. Hollister, Kiko gibi Türkiye'de bulunmayan ünlü mağazalar ve Fransız markaları satan mağazalarda dolaştık. Ardından yaklaşık 15 dakikalık yürüyüşle katedralin bulunduğu meydana vardık. Katedralin çevresinde birbirinden güzel pastane ve kafeler var oralarda yemek yedik ve mağazalara girdik. Birkaç saatlik serbest zamanımızdan sonra yine parkta buluşup otobüslere bindik ve otele doğru yola çıktık. Akşam yemeği yine Hippo'daydı. 1. günden daha iyiydi yemek. Tavuk ve kumpir vardı yemekte. 3. gün de çok güzel geçti. Hava daha soğuktu ve yağmur yağıyordu. İlk durağımız Haut Koenisbourg adlı şatoydu. Muhteşem bir mimarisi vardı. Sis olmasaydı aşağıya baktığımızda Ren Vadisini görebilecektik. Şatoda, eski Fransız ve Alman krallıkları yaşamış ve hepsi adlarını tavan ve duvarlara yazmış, bayraklarını çizmiş. Şato gezisini bitirdikten sonra Maymun Dağı'na gittik. Bu dağda yaklaşık 240 tane maymun bulunuyor. Bunların hepsi serbestçe dolaşabiliyor, doğal ortamlarındalar aynı zamanda da evciller. Girişte size bir avuç bayat patlamış mısır veriyorlar. Patlamış mısır olan elinizi göğsünüze yakın tutmanız gerekiyor maymun beslemek istiyorsanız. Diğer elinizle sadece bir tane patlamış mısırı alıp maymuna uzatıyorsunuz o da elini uzatıp alıyor ve ağzına atıyor. Oldukça ilginç bir deneyim. Saat 11.30'da beslenme saatleri var. Orada çalışanlar kovalarla geliyor. Hem size bilgiler veriyor hem de maymunları besliyor. Saat 1 gibi Maymunlar Dağı'ndan çıkıp Colmar'a doğru yola çıktık. Colmar'ı hepiniz o fotoğraflardaki çiçekli balkonlardan, şirin evlerden tanıyorsunuzdur. Gerçekten de öyle evler var. Fakat ben şahsen Colmar'ı çok beğenmedim. Nerdeyse sokaklarda kimse yoktu, sessizdi ve sıkıcıydı. Yemeği şehir meydanına yakın bir yerde yedik. Soğanlı kiş, mantar soslu tavuk ve dondurma vardı yemekte. Daha sonra Colmar'ın meşhur Oyuncak Müzesi'ne gittik. Giriş katında mini atlıkarınca ve herkesin oynayabileceği kutu oyuncakları vardı. Bu iki katlı binanın üst katında ise en eski barbieler, ilk oyuncak bebekler vardı. 2. katın diğer odasında ünlü animasyonlarda veya filmlerde bulunan karakterlerin oyuncakları vardı. Oradan çıkınca Colmar'da serbest zamanımız vardı. Güzel sokaklarda dolaştık, kafelere oturup tatlılar yedik, kahve içtik ve mağazaları gezdik. Birkaç saat sonra Mulhouse'a gitmek için otobüse bindik. Mulhouse'daki B&B otelin diğer şubesine geldik. Valizleri yerleştirip yemek için hemen aynı caddede köşedeki ünlü Bristol'a gittik. İlk olarak yine bir Alsace spesyali olan kiş(bu sefer peynirliydi), balık ve tatlı olarak dondurma yedik. Ve o gün de öyle bitti. 4. gün Mulhouse'daki otomobil müzesini gezmeye gittik. En eski arabalardan en son çıkanına aklınıza gelebilecek her türlü model araba vardı. Arabalara meraklıysanız burayı ziyaret etmenizi şiddetle öneririm. Öğle yemeğini müzenin kafeteryasında yedik. Günler sonra makarna yiyecek olmanın heyecanı vardı herkeste. Yemeği bitirdikten sonra yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle şehir meydanına gelip tramvaya bindik. 3 durak sonra buz pateni yapmak için bir sürü spor salonu ve saha olan bir yere geldik. Çok eğlendik. Çoğu kişi puz pateni yapmayı bilmiyordu. Bilenler diğerlerine öğretiyor, herkes düşüp kalkıyordu. Birçok yerimizi buza çarptık bir yerlerimiz morardı ama gezinin en keyifli 3 saatini geçirdik. Daha sonra yine tramvayla şehir merkezine döndük. Dolaştık, biraz alışveriş yaptık, yedik ve bir şeyler içtik. Kilisenin olduğu meydana gittik ve dönme dolaba bindik, eğlendik. Güzel sanatlar müzesine de gidecektik fakat tadilat varmış ama normalde hafta içi hep açık.
5. gün son günümüzdü. Sabah valileri hazırlayıp otobüslere bindik. Normalde plan, Basel'e gidip şehirde gezinti yapmaktı fakat uçağa yetişememe olasılığından dolayı yol üstünde, şarap bağlarının ortasında küçük bir köye, Riquewihr'e geldik. Köy bir yokuşa kurulmuş gibiydi. Hava soğuk ve yağmurlu olmasına rağmen sis yoktu, manzara şarap bağlarından ibaretti, muhteşemdi. Biraz gezdik, şarap ve peynir aldık eve götürmek için. Küçük tatlı satan yerlerden macaron ve kurabiyeler yedik. Çok uzun zaman kalamadık ama çok güzel bir Fransız köyüydü. Bir de söylemeyi unuttum, köyün yukarılarında bir Noel mağazası varmış ve arkadaşlarımın anlattığına göre çok güzel ve orijinal şeyler varmış, sonra Basel havaalanına doğru yola koyulduk. Arada öğle yemeğimizi otoyolda durup yedik. Quick ve Carrefour vardı bazıları orada, bazıları diğerinde yedi. Ve sonunda havaalanına vardık. İstanbul' saat 10 gibi geldik ve bu güzel gezimiz de orada bitti.

Forever

Bugün size maalesef bitmiş ama benim 2 sene önce izlediğim en sevdiğim diziyi tanıtacağım. Adı Forever yanı Türkçesi 'Sonsuz'. Bu bir Amerikan dizisinin 1 sezonu ve 22 bölümü var. Bölümleri çoğu yabancı dizi gibi 40-45 dakika arası. Artık televizyonda yayınlanmamasına rağmen İnternet'ten dizi sitelerinden izleyebilirsiniz. Ana karakterler Henry Morgan, Dedektif Jo Martinez ve Abe. İlk bölüm Henry Morgan'ın metroya binmesinin ardından metronun raydan çıkması ve içindeki herkesin -Henry hariç- ölmesiyle başlıyor. Henry, buradan da anlayabildiğiniz gibi ölümsüz. 200 yaşındaki Henry Morgan, çocuğu ve sırrını tek bilen kişi Abe ile sürekli ülke veya şehir değiştiriyorlar ve bir yandan da bu ölümsüzlükten nasıl kurtulabileceğini çözmeye çalışıyor. Bu yüzden de en çok ölü inceleyebileceği mesleği yapıyor, o bir adli tıp uzmanı. Ölüleri incelerken aynı anda kendi de birçok kez ölüp diriliyor ve hangi ölümün daha fazla acı verdiğini keşfediyor, araştırıyor. Her bölünde Dedektif Martinez ve Henry yeni cinayetler çözüyor ve gittikçe bu sırrı çözmeye daha da yaklaşıyor. Aynı zamanda Dedektif Martinez ile yakınlaşıyor ve Dedektif de onun sırrını çözmeye başlıyor. Her bölümde flashbackler oluyor ve Henry'nin önceki hayatı ve buralara nasıl geldiğini öğreniyorsunuz. Anlayabileceğiniz üzere bu dizi hem polisiye hem bilim kurgu biraz da romantik.

Küçükkuyu ve Yeşilyurt Köyü

Bugün size doğa tatili seviyorsanız veya sadece dinlenmekten başka bir şey yapmak istemiyorsanız çok ideal bir yer tanıtacağım. Buraya bu ara tatilde 2. gidişim oldu bir önceki gidişim TEOG'dan sonra stres atmak için kasım ayındaydı. Bu sefer ise nisanda gittik. Küçükkuyu, Edremit Körfezinde bulunan küçük bir balıkçı köyü.. Hemen yanında Assos var buraya da genellikle yazın denize girmek için gidiliyor. Hava haziran ayına kadar çok serin ve yağıslı oluyor. Küçükkuyu'nun arkasında Kaz Dağları diğer adı ise İda(mitolojik adı) Dağları olan dağlar var. Bu bölgenin en önemli özelliği mitolojik önemi. Assos harabeleri ve Zeus Altarı(bir sonraki yazımda anlatacağım.) adında turistik yerler var. Küçükkuyu ne kadar deniz kenarında olsa da ben, buraya gittiğinizde orada kalmanızı tercih etmem. Kazdağları'nda hem turistik hem doğal çok güzel köyler var. Şimdi köy deyince içinde 3-5 tane dökülen evin olduğu her yerde tavukların dolaştığı köyleri düşünmüs olabilirsiniz ama benim kaldığım Yeşilyurt köyü hiç öyle değil. Manici Kasrı adlı bir otelde kaldık. Büyük bir otel ve 2 kişilik odaları küçük şato gibi bir yapının içinde. 4 kişilik veya daha fazla kişilik aileler için villa dedikleri yapılar var. Hepsinin muhteşem bir mimarisi var ve tabii ki bir şöminesi. Yeşiyurt köyünde bölgenin serinliğinden dolayı herkesin evinde ortak olarak bulabileceğiniz tek şey şömine. Manici Kasrı'nda kahvaltılar camekan ve kapalı bir yerde açıkbüfe oluyor. Akşam yemeği ise loş ışıklı kapalı alanda servis ediliyor. Biz bir önceki gittiğimizde de yemekler çok lezzetliydi. Bu sefer gittiğimizde daha ilginç tabaklar geldi önümüze(mangolu mus gibi) bunu sorduğumuzda mutfağa MSA(Mutfak Sanat Akademisi)'nin mezun olan öğrencilerinin geldiğini söylediler. Yemeklere ilginç dediğime bakmayın gayet lezzetliydiler. Şimdi otelin en sevdiğim kısımlarına gelelim. Ortak şömineli alan dedikleri bir oda var burdaki şöminenin ateşi hiç sönmüyor Kazdağları manzarasıyla isteyen kitabını okuyor isteyen sadece ısınıyor bazıları da film izliyor. İkinci en sevdiğim odası da oyun odası: okey, bilardo, scrabble, tabu... ne isterseniz var. Köyden genel olarak bahsedeyim. Yaklaşık 150 haneli bir köy ve bir yokuş üzerine kurulmuş 6-7 tane pansiyon ve oteli var. Köyün meydanındaki 2 kahvede gözleme yiyip çay veya kahve içebiliyorsunuz. Köyün orman içinden bir patikayla araba yoluna geçerken yol kenarındaki çay bahçesini tavsiye ederim adaçayı çok lezzetli. Çay bahçesinin karşısındada küçük yerlilerin kurduğu bir pazar var orda adaçayı, peynir, zeytin alabilirsiniz. Yeşilyurt'a İstanbul'dan yaklaşık 5 saatte gidiliyor. Uçakla da gidebilirsiniz(havaalanı nerde bilmiyorum) ama ben arabayla gitmenizi öneririm çünkü oraya gittiğinizde sadece köyde kalmıyorsunuz aynı zamanda başka köylere ya da Küçükkuyu'ya inebiliyorsunuz. Küçükkuyu'da her perşembe merkezde bir pazar kuruluyor. Pazarda kuruyemişten peynire peynirden ota kadar her şey var. Bu bölgenin otları çok meşhur. Sarmaşık dedikleri, kuşkonmazın küçük ve incesine benzeyen ve adı şevketi bostan olan otlar en çok satılanlar; denemenizi tavsiye ederim. Pazardaki satıcılar zaten bunları nasıl pişirip yiyeceğinize dair bilgi veriyor. Küçükkuyu'ya ikinci gitme sebebimiz:balık. Çok güzel balık lokantaları var sahil şeridinde. Bunlardan en çok bilineni:Yengeç. Balıkları, mezeleri kısaca her şeyi çok lezzetli. Bugün bu kadar. Bir sonraki yazımda yine bu bölgedeki bir köyden ve Zeus Altarı'ndan bahsedeceğim.

Adatepe Köyü Zeytinli Köyü ve Zeus Altarı

Merhaba. Bugün yazacaklarım bir önceki yazımın devamı gibi olacak ama daha turistik yerlerden bahsedeceğim. İlk olarak Zeus Altarı'ndan başlamak istiyorum. Burası mitolojik bir efsane diyebiliriz. Zeus Altarı Adatepe köyünün denize bakan tarafında bulunuyor. Buraya ulaşmak için kısa bir doğa yürüyüşü yapmanız gerekiyor.Patikanın kenarındaki çiçekler ve zeytin ağaçları bir yandan da o müthiş manzarayla çok keyifli bir yolculuk oluyor. Vardığınızda taştan, merdivenle çıkılan bir yapı göreceksiniz. Burası efsaneye göre çok ama çok eskiden Zeus'a adak sunulan yermiş. Bir diğer adı da Zeus Sunağı da sunmaktan geliyor. Bu taştan yerin üstüne çıktığınızda bütün Edremit Körfezi'ni görebiliyorsunuz. Yani burası fotoğraf çekinmek ya da sessizce manzarayı izlemek için ideal bir yer. Özellikle hafta sonları günübirlik turlarla onlarca insan ağırlıyor bu altar. Şimdi biraz da Zeus Altarı'nın bulunduğu köyden bahsedeyim. Burası çok da büyük diyemeyeceğimiz yaklaşık 60 haneli bir köy olmasına rağmen aralarından en çok turist geleni. Bu köyde yerli insan İstanbul'dan yerleşen insan sayısına göre daha az sayıda ve bu yüzden daha modern bir köy. Kazdağları'nın köylerinin en çok ayırt edilen yanı evlerin dış yüzeylerinin taş renklerinin farklı olması. mesela Yeşilyurt köyünün evleri sarı taşlı; Adatepe Köyü'nünkiler ise gri tonlarında. Arabayla gelirseniz köyün meydanında geniş bir park yeri var. Tur otobüsleri de burada bulunuyor. Köye hep bir girip çıkan var yani çok hareketli. Köyü gezmek en fazla yarım saatinizi alıyor. Bütün Edremit'te zeytin ağaçları olduğunu biliyorsunuzdur. Çoğu yerde zeytinyağı var ama bu köyün bir özelliği de zeytin sütü üretmesi. Zeytin sütü aslında görünüş olarak çok farklı değil ama tadı daha acı ve daha baskın bir zeytin tadı var. Zeytin sütü, taştan aletlerle ezilerek yapılıyor ve bu taş aletlerden bu köyde 2 tane, Zeytinli Köyü'nde de 1 tane olmak üzere toplam 3 tane bulunuyor. Zeytinli Köyü adından da anlaşılabileceği gibi zeytin ve zeytin ürünleriyle dolu. Burası Adatepe köyünden yaklaşık 40 dakika uzaklıkta. Doğal zeytinyağı veya zeytin arayışındaysanız dönüş yolunda bu köye de bir uğrayın derim. Bu seferlik bu kadar yazacağım umarım beğenmişsinizdir.