15 Aralık 2016 Perşembe

Kadıköy

 Kadıköy, hepimizin bildiği ve gittiği bir yer. İstanbul'un merkezlerinden biri. Bugün Kadıköy'ü yazmak istedim, çünkü birkaç gün önce Fest Tur adlı bir tur şirketiyle babam ve ben Kadıköy'ü dolaşmaya gittik. Çok basit ve gereksiz bir tur gibi gözükebilir. Niye Kadıköy turu alayım ki zaten her gün gidiyorum diye düşünüyor olabilirsiniz. Ama aslında Kadıköy'ün her zaman önünden geçtiğimiz bir sürü tarihi yeri var ve bunları tanımıyoruz.


 Boğa Heykeli:
Almanya ve Fransa arasında gidip gelen Alsace Loren bölgesi en sonunda Fransızlara geçince Fransızlar bu zafer sevinci ile bir anıt heykel dikmek isterler ve bu Boğa Heykeli ortaya çıkar. Fakat Almanlar pes etmeyip Fransızlara yine saldırınca heykeli de alırlar. Daha sonra İttihat ve Terakk Partisi başa gelince Alman İmparator'u heykeli Enver Paşa'ya hediye eder ve o zamandan heykel İstanbul'dadır. Yani çoğu kişi bu heykeli sadece bir buluşma noktası olarak görse de tarihte bir yeri var.




Süreyya Operası:
Kadıköy, Bahariye Caddesi'nde bulunan bu yapı Süreyya İlmen tarafından yaptırılmış. Giriş kısmı Paris'in Champs Elysee, iç kısmı ise Alman tiyatrolarından esinlenerek şekillendirilmiş. Uzun zaman sinema olarak kullanılan bu bina Avrupa'nın en ünlü sinemalarındandı. Şimdi ise tiyatro, opera gibi sanatsal etkinliklerin yapıldığı bir yerdir.


Yeldeğirmeni:
Yeldeğirmeni semtinde 1774-1789 yılları arasında 4 tane yeldeğirmeni yaptırılmış. Bunlar, ordunun, sarayın ve halkın un ihtiyacını karşılamak için kullanılmış. Maalesef günümüze kadar gelememişlerdir. Fakat Yeldeğirmeni semti hala fırınlarıyla çok ünlüdür. Benim burda en çok dikkatimi çeken sokakları ve mimarisi oldu çünkü her sokaktan aşağıya doğru baktığınızda denizi görebilecek şekilde yapılmış binalar ve gerçekten çok güzel bir manzarası var. Her yaz bu semtteki binaların boş cephelerini doldurmak için Yeldeğirmeni Duvar Sanatı Festivali düzenleniyor ve çok başarılı duvar sanatları ortaya çıkıyor.





Yeldeğrmeni Duvar Sanatı Festivali'nde yapılmış.












Yeldeğirmeni semtinin eski hali.

Rize Fırtına Vadisi ve Gito Yaylası

1. Gün
Rize Fırtına Vadisi'ne gitmek için uçağa bindik. Bukla Tur bize rehberlik edecekti. Trabzon havalimanında indik. Bukla Tur'un servisleriyle Trabzon Havaalanı'na yakın bir yerde kahvaltı etmeye gittik. Tabi ki klasik bir Karadeniz kahvaltısında olması gereken mıhlama(kuymak) yedik.
Daha sonra ilk konaklama yerimiz olan Goboca Pansiyon'a ulaştık. Oranın sahibi ve muhteşem yemeklerini yapan Fatma Ana bizi kapıda karşıladı. O gün köy meydanına kısa bir yürüyüş(yaklaşık 10 km) yaptık. Köydeki evlerden birinde Hasan Amca bizi evine misafir etti. Çok sıcak ve şirin bir evi vardı. Ve bu da onun evinden muhteşem manzara👇🏻
 

2 ve 3. Gün 
Renk renk, çeşit çeşit  mantarlarla ve çiçek ormanın içinde uzun mu uzun yürüyüşler yaptık.  Fırtına deresi kenarındaki restoranda öğle yemeğimizi yedik.  Öğle yemeğimizde tabii ki yine mıhlama ve ekmek vardı. Pansiyonda akşamlarımız kutu oyunları ve kağıt oynamakla geçti. Telefon ve internetin  kullanılamadığı  bir yerde başka ne yapabiliriz ki... Ertesi gün gezideki en uzun yürüyüşümüz olan dağ gölü yürüyüşüne gittik. Göle ulaşmak için 6 km.lik bir dağ yürüyüşü yaptık. Genellikle bulut seviyesinin üstünde yürüdük. Tepeye ulaştığımızda karşımızda kocaman bir göl vardı. 7 derecelik bu göle girdik. Çok kolaydı diyemeyeceğim açıkçası bayağı donduk. Göl kenarındaki piknikle enerjimizi  topladık. Size 6 km az gibi görünebilir fakat bunu 2700 metrede yapmak inanın çok zor.



4. Gün
 Sabah erkenden Gito Yaylası'na doğru yola çıktık.  Hayatımda geçirdiğim en tehlikeli ve meşakkatli geçen yolculuktu.  Hem yağmur yağıyordu hem de yollar dikti, araba kayıyordu.  Yolculuğun sonuna doğru bir de sis bastı.  Karadeniz'de genellikle yollar böyle oluyormuş. Bu yüzden yerel şoför kullanmak hayat kurtarıcı olabilir :))  Fakat Gito Yaylasına vardığımızda bu yola değdiğini anladım. Sis kalktığındaki manzara büyüleyici, eşşizdi. Bulutların üzerindeydik. Gördümüz manzaraya "bulut denizi" deniliyordu. Bu sefer kaldığımız pansiyon, bir teras ve herkesin beraber oturabildiği sobalı bir salondan ibaretti. Dışarıda köpekler, inekler ve bulutların üstünde uçabildiğinizi hissettiren bir salıncak vardı.

               



5. Gün:
Dönüş için yola çıktık. Yol üzerinde Çamlıhemşin'in en ünlü şelalesi olan Palovit Şelalesi'ne gittik. Bu şelale, yaklaşık 20 metreydi bu yüzden bayağı ıslandık. Daha sonra servislere binip yola devam ettik, öğle yemeğini Çayeli'ndeki meşhur kuru fasulyecide yedik. Bir saat sonra ise havalimanındaydık ve yolculuğumuz burada bitti.















Hondarribia

Hondarribia, İspanya'nın Bask bölgesinde bir ilçe. Ben ailemle İspanya'da tatildeyken bir gün yemek için arabaya bindik ve kendimizi burada bulduk. Hondarribia çok şirin, fazla büyük olmayan bir ilçe. Kasaba da diyebiliriz. Hondarribia'ya girince ilk olarak bir balık restoranında yemek yedik. Daha sonra biraz dolaşalım dedik. Sahil kasabası olduğu için bir marina da var. Sahilin en başında marina, ileride deniz ve kumsal ve biraz ileride de yelken yapılabilen bir alan var. BU uzun sahil yolunda yürümek de bisiklete binmek de mümkün. Sahilin en başında bir bisiklet kiralama yeri var, biz de burdan 4 tane bisiklet alıp yolculuğa başladık.


Hondarribia'nın yerleşim yerleri iki bölüme ayrılıyor: Old Town denen daha eski ve gösterişsiz evlerin olduğu bölüm ve modern evlerin olduğu kısım. Old Town girişinde Santa Maria Gate adlı bir kale var. Kalenin arkasında ise Santa Maria kilisesi var. Buralar 15. ve 16. yüzyılda yapılmış yapılar ve gezilmeye değer. 

Burda otel, kafe yok mu demeyin. Tabii ki var. Sahil yolunun diğer tarafı kafelerle dolu. Bir sürü küçük küçük restoran ve kafeleri burada bulabiliyorsunuz. Daha iç kısımlarda da oteller var. Otel dediğimde çok büyük yerler olmamakla birlikte çok samimi yerler. Biz orada kalmadığımız için bildiğim, önerebileceğim bir otel yok fakat illa orada kalmak zorunda değilsiniz . Bask bölgesindeki daha çok bilinen yerlere fazla uzak değil. Bir gün Bask'a gelirseniz bu kasabayı da bir görün derim:)